Baykuş Floransa'da

İtalya'da Pisa'ya kadar gidip Floransa'yı görmeden dönmek olmazdı herhalde!

''Floransa'yı bu kadar özel yapan ne?'' diye sorarsanız; hem Rönesansın doğduğu yer,  hem de kültürel faaliyetler ve mimarisiyle aşmış bir kent olması onu diğer İtalya şehirlerinden ayırıyor. Tabii bir çok önemli sanat galerisine ev sahipliği yapmasına rağmen biz ne yazık ki sınırlı zamanımız nedeniyle sadece sokaklarında yürümeye vakit bulabildik. Bir gün tekrar yolum düşerse hepiciğine dalarım :)
Üstelik Floransa geçmişte bir süre İtalya Krallığına başkentlik yapmış ve Leonardo Da Vinci, Michelangelo gibi değerler burada doğup büyümüş. 

İtalya yolculuğumuzun büyük kısmında peşimizi bırakmayan yağmur yine yakın takipteydi sağolsun,  ama bittabii bizi Floransa sokaklarını keşfe çıkmaktan alıkoyamadı!

Oldukça değişik insan manzaralarıyla karşılaştık. Mesela tüm o kalabalığın ortasında yere kapanan bu kadın:


ve bir kitapçıda karşımıza çıkan bu yorgun savaşçı:


Dar İtalyan sokaklarında gezerken nedense hep başka bir zamandaymışım gibi hissediyorum. Belki hemen hemen tüm yapıların eski olmasından, belki de mimarilerindendir. Henüz bir isim koyamadım hissettiklerime.


Bu küçük güzel meydan ve etrafındaki birbirine yapışık evler sanki gerçeklik dışı gibi değil mi?


Bir de düğün fotoğrafı çektiren çiftle karşılaştık. Fotoğrafçı arkadan gelinin kollarına girip, gelin ve damat el ele dönerlerken fotoğraflarını çekiyordu. Fotoğraflar nasıl çıktı bilmem ama dışardan oldukça komik görünüyorlardı.

Floransa'nın 15. yüzyılda yapılmış olan ünlü katedraline de uğradık. Havanın gri bulutlarla kaplı olmasının da etkisiyle kathedral oldukça heybetli ve ürkütücü görünüyordu.




Kathedralin içerisine girdiğimizde inanılmaz mozaiklerle karşılaştık. Fotoğrafı tıklayarak büyütürseniz  en alt kısımda İsa'nın sol tarafında (size göre sağ:) cezalandırılmış kötü ruhlar ile bir cehennem tasviri sağ tarafında ise ödüllendirilen iyiler var imiş. 


Kathedralden çıktıktan sonra Santa Croce bazilikasının yolunu tuttuk. Michelangelo ve Galileo'nun cenaze törenleri bu bazilikada yapılmış ve mezarları da bazilikanın içerisinde imiş. Biz ne yazık ki kapanmadan yetişemedik ve içeriye giremedik. 


Floransa'ya daha geniş bir zamanda mutlaka bir daha gidip bu sefer sanat galerilerini gezmek istiyorum. Bu vesileyle evrene isteklerimi de gönderdikten sonra sizleri yağmurlu bir Floransa akşamında Arno nehiriyle başbaşa bırakıyorum.


Baykuş Gizli Lezzetleri Tadıyor


İtalya gezimizin bir kısmından şurada ve şurada bahsetmiştim. Bugün de dönüş yolunda keşfettiğimiz harika bir meyhaneden bahsedeceğim.
Aslında tamamen tesadüfen bulduk bu küçük yeri:
İtalya’nın batısında dik yamaçların üzerine kurulmuş 5 küçük köyden oluşan Cinque Terre’yi ararken teknolojinin tüm nimetlerine, GPS imize rağmen kaybolduk ve açlıktan  midelerimiz guruldarken kendimizi küçük bir kasabanın içinde karşımıza çıkan ilk bir şeyler yenilebilecek yere attık ki bu bir İtalyan meyhanesi oldu.

İçeride sadece sahibi ile karısı ve minik bebekleri vardı. Adam mutfağı açmadıklarını bize ancak bir peynir tabağıyla salata çıkarabileceğini söyledi.
Başka seçim şansımız olmadığından kabul ettik, iyi ki de etmişiz!
Havanın güzel olmasını fırsat bilip mekanın küçük bahçesinde oturmaya karar verdik.



Ortam bir meyhaneden ziyade arkadaşınızın küçük şirin evi gibiydi.
Peynir, salata, ekmek. Çok basit yiyecekler değil mi? Ama işte değil, basit falan değil! Hepsi o kadar lezzetliydi ki! Domates bile domates gibiydi, o suni, tatsız tuzsuz domatesimsilerden değildi. 




Salata ayrı güzel, peynirlerin her biri ayrı lezzetli, güneş içimizi ısıtıyor  bir de ek olarak dost sohbeti...En lüks restaurantlarda yenilen en karışık isimli yemeklere bir lokmasını değişemeyeceğim kadar güzeldi.
Hayat bu, hiç beklemediğiniz şeyler hiç beklemediğiniz anlarda başınıza geliyor. Bizim planımızda bu küçük meyhaneye gitmek yoktu. Kaybolduğumuz için sinirli, Cinque Terre’yi göremediğimiz için üzgündük. Belki de hepsi bu küçük kasabadaki  gizli  lezzetleri tatmamız içindi!

Hamiş: Trattoria Meyhane demek imiş. 

Baykuş Pisa'da


Didar ve annemle yaptığımız kısacık İtalya kaçamağını ne zamandır yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş.
Bir haftasonu kocaları evde bırakıp kız kıza düştük yollara.  İlk durak olarak Didar'ın daha önce bir kaç yıl yaşadığı Pisa’yı seçtik.
Arabayı şehir içerisinde açık bir otoparka parkedip, tıngır mıngır Didar’ın peşinde Pisa sokaklarına daldık. Bir yandan sohbet edip bir yandan sokakları incelerken bir anda Pisa kulesi olanca yamukluğuyla eski binaların arasından sıyrılıverdi.


Bu arada ben sürekli olarak o kuleyi ittirirkenki ünlü pozu ne taraftan vermem gerektiğini kestirmeye çalışıyordum.
Önce kulenin yanındaki kiliseyi şöyle bir gezdik. Beni çok etkilemedi açıkçası, herhangi bir kiliseden farkı yoktu.


Sonrasında şu ünlü kule ittirmece fotoğraflarının çekildiği tarafa gittik.. O anki manzarayı görmeniz lazımdı bir sürü insan elleri havada, kuleyi orasından burasından itme pozu veriyor. Bir kaç denemeden sonra başarıya en yaklaştığım fotograf şuydu:


 Bir de daha sonra çektiğimiz fotoğraflara bakarken şuna çok güldüm (Arkadaki çocuğa dikkat):



 Bu misyonu tamamlamanın hafifliğiyle Pisa gezimize devam ettik.  Birbirine bitişik evleriyle  sıcacık bir havaya bürünen tipik İtalyan sokaklarını arşınladık. Bu evlere de dışardan bakması pek keyifli ama içinde yaşamak öyle olmasa gerek diye düşünmekten kendimi alamadım.







Bir sokakta karşılaştığım şu manzara bana hiç yabancı gelmedi  J  :



 Sonra Didar bizi 1810 yılında kurulan devlet üniversitesine (Scuola Normale) götürdü. Bizim üniversitelere pek benzemiyor ne dersiniz?


 Bir şehri hissetmek için  sokaklarında başıboş dolaşmak en iyi yoldur diyerek , yürümeye devam ettik ve tam güneş batarken Arno nehrinin kıyısına vardık.
Arno çok  cömertti, binbir rengi pırıl pırıl sularına çalarak karşıladı bizi.




Manzaranın  tadını çıkardıktan sonra, hava da kararınca bir İtalya gününü olması gerektiği gibi sonlandırdık ve kendimizi  Napoliten bir pizzacıya attık!

Ben roka ve kurutulmuş etli pizza söyledim fakat biraz hayalkırıklığına uğradım. Olsun, bir kusur pizza olsun! 


Anlardan bir an

Çocukken hep şişko bir M seklinde çizerdim dağları. Ortadaki boşluktan güneş doğardı ve mutlaka iki dağın arasından mavi bir nehir akardı. Sonra büyüdüm ve o güneşli dağ resimlerini çizmeyi bıraktım ama İtalya'da Cinque Terre yakınlarında kaybolduğumuzda karşılaştığımız bu dağlar bana bir zamanlar çizdiğim o dağlari hatırlattı, biraz da çocukluğumu...

Lucca'da Bir Kaç Saat


Lucca İtalya’nın Toskana bölgesinde bulunan, dünyanın dört bir yanından bir çok turistin  Rönesans çağında yapılan ve olduğu gibi korunan duvarlarını görmek için geldiği,  ortaçağdan kalma bir şehir. Biz de kısacık tatilimizin dönüş yolunda güneşli bir pazar sabahı uğradık kendisine…

                                    Lucca'daki San Michele in Foro kilisesi

Lucca, daracık birbirine benzeyen sokaklarıyla, hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkıveren sokaklarını birbirine bağlayan geçitleri, tahta panjurları ve birbirine bitişik eski taş evleriyle tam bir İtalyan şehri! Her daim bir sepya filtresinin arkasından bakarak  kucaklıyor sanki insanı.




Eğer yolunuz İtalya’ya düşerse Milan’ın o ‘’ Metropollük benden sorulur her yanımdaki şu lüks restaurantlara ve mağazalara bir bak! Hemen topuklu louboutinlerini giy ve kocaman güneş gözlüğünün ardından keyfimi sür bebek!’’ havasının çok uzağındaki bu  sakin miniminnacık İtalya şehrini mutlaka ziyaret edin derim!


Italya Macerasi

Iyi geliyor insana bu gitmeler. Hava yagmurlu da olsa, gormek istediginiz yerlerin yarisini gormeye vaktiniz kalmasa da, geride bir dunya yapilmasi gereken is biraksaniz da... Her seyi bir iki gunlugune arkada birakip yeni sokaklar, yeni insanlar gormek ruhuna taze bir nefes veriyor insanin...