Viyana'da Grand Hotel Mercur

Viyana'da konaklamak için alacağım eğitimin olacağı otel olan Grand Hotel Mercur'ü seçtim.
Her şeyden önce otelin yeri çok güzel ve güvenilirdi. Viyana'nın ünlü Wollzeile, Graben ve Kartner caddelerine yürüyüş mesafesindeydi.

Bunun dışında kaldığım oda oldukça temizdi. Sıcak havası bana bir otelden çok bir evi hatırlattı. Tek eksik yanı resepsiyondaki görevlilerin ilgisiz davranışlarıydı.

Ben kahvaltı dahil konakladım, öğle yemeklerini de katıldığım eğitim dolayısıyla yine otelde yedim. Her şey oldukça lezzetli ve çeşitliydi.

Uzun lafın kısası Grand Hotel Mercur yolunuz Viyana'ya düşerse tavsiye edebileceğim bir oteldi.



Grand Hotel Mercur Viyana, yatak odası, hol ve tuvalet


Viyana'da GECE

Aslında oldukça ilginç tesadüfler sonucu düştü yolum Viyana'ya. Yeni ülkeler, şehirler, kültürler keşfetmeyi çok sevsem de nedense merak ettiklerim arasında Avusturya olmadı hiç bir zaman. Nedenini, niçinini gerçekten bilmiyorum ama bu yaşıma kadar hiç Viyana'yı görmeyi istemedim.

Hatta Annem sağolsun, şu Zen Pırlanta'nın belirli bir fiyatın üstündeki alışverişlere iki kişilik Avrupa uçak bileti kampanyasına da katılmıştık, sıra tercihlerimizi belirlemeye gelince annem Viyana'yı da sıraya eklemek istediğini söylediğinde nasılsa çıkmaz diyerek, gönülsüz gönülsüz 3. sıraya yazdım bu seçeneği. Derken Zen Pırlanta'dan cevap geldi, vee evet doğru bildiniz! Şansımıza Viyana çıkmıştı! Neyse hediye dedikleri biletin vergisinin herhangi bir uçak biletiyle neredeyse aynı olduğunu öğrenince, biraz da ben Viyana için gönülsüz olunca vazgeçtik gitmekten.

Ben Viyana sayfası böylece kapandı diye düşünürken tabii ki hayat da kendi planlarını yapıyormuş. Bir kaç gün geçmedi ki iş yerinde koordinatörüm beni yanına çağırdı ve Viyana'da alanımla ilgili güzel bir eğitim olduğunu, katılmamın iyi olacağını söyledi. Hızlıca biletler alındı, otelde yerim ayrıltıldı ve ta daaa kendimi Viyana'da buldum!

Uçaktan indiğimde serin ama güneşli bir sonbahar havasıyla karşıladı Viyana beni. Havaalanından duraksız bir şekilde şehir merkezine giden CAT isimli trene bindim ve indiğim yerden de merkeze yakın olan otelimi kolayca buldum. Şehir hakkındaki ilk izlenimim içinde yaşayanların ne kadar insan canlısı ve yardımsever olduklarıydı. Bir çok defa elimde haritamla beni görenler daha ben hiç bir şey sormadan 'Yardımcı olabilir miyim?' diye yanıma geldiler ve yol tarif ettiler. Benim bir şehri sevebilmem için mutlaka insanlarını da sevmem gerekir. Viyana bu bakımdan 1-0 öne geçiverdi hemen.

Viyana'da üç gece kaldım. Ve her sabah saat 8:00' den akşam 17:00'a kadar eğitim vardı, burnumu konferans salonundan dışarı çıkarabildiğimde de hava kararmış oluyordu. Dolayısıyla Viyana'yı sadece geceleri gezebildim. Her şehir gündüz başka, gece başka olurmuş. Bu yazı dizisinde sizlere Viyana'da kısıtlı vakitte ve karanlıkta nereleri gezebildiğimi anlatmaya çalışacağım. Sevgiyle.

Viyana'da İlk Gece

Havaalanından otele geldiğimde oldukça yorgundum, hızlıca üstümü değiştirip, bir şehir haritası edinip kendimi dışarı attım. Ertesi gün iş bakımından yoğun bir gün olacağından planım sadece kısa bir şehir yürüyüşü yapmak ve dönüşte de ününü duyduğum Figlmüller'de bir şinitzel yemekti.

İzlediğim rota şu şekildeydi:






Viyana'ya daha önce yolu düşen arkadaşlarımın "Şinitzel'i Figlmüller'de yemelisin!" tavsiyesi cebimde olduğundan ilk durağım daha önce methini çok duyduğum bu küçük bir pasajın içerisindeki Figlmüller'di.  Fakat ne yazık ki rezarvasyonum olmadığından, restaurant ta ağzına kadar dolu olduğundan Şinitzel hayallerim suya düştü.

Figlmüller'in bulunduğu küçük pasaj


Dönerken bir marketten atıştırmalık bir şeyler alırım diye düşünerek bu sefer Aziz Stephan Katedraline (Sthephansdom) doğru yola koyuldum.

Gece ışıklarının ve önünde duran atlı arabaların yarattığı masalsı havanın etkisi ne kadar bilemiyorum ama Kathedral gerçekten nefes kesici bir ihtişama sahipti!


Aziz Stephan Kathedrali



 Kathedralin İçi

Kathedralin İçi - 2


Tabii ki içine girip, dileğimi tutup mumumu da yaktım :)

Kathedral'den çıktığımda bu kez çok yakındaki Graben caddesine doğru yürüdüm. Bu caddede eskiden meyva-sebze pazarı kurulurmuş, şimdi ise butikler, küçük viyana kafeleri, hediyelik eşya satan dükkanlarla çevrilmiş durumda. Tam ortasında da geçmişte vebadan ölen insan anısına yapılmış olan ünlü Veba Sütunu (anıtı) var. Bu anıt 1679 yılındaki son ve en büyük veba salgınından sonra imparator I. Leopold'un salgın biterse bir anıt yapacağım adağından sonra yapılmış. Bölgenin en bilinen sanat eserlerinden.



Graben caddesinde şöyle bir turladıktan sonra otel odama geri döndüm ve güzel bir uyku çektim.
İşte Viyana'da ilk gecem böyle geçti.












Şehr-i Konya


Uzun zaman sonra merhaba! Bu geçen zamanda benim hayatımda çok şey değişti. İlk başta da yaşadığım ülke! Kısaca özetlemem gerekirse Türkiye'ye kesin dönüş yaptım, doktorayı bitirdim ve Çukurova Üniversitesi'nde çalışmaya başladım. Şimdi gelelim bu postun konusuna;


Tek günlük bir eğitim için yolum ilk defa Konya'ya düştü. Hep merak ederdim bu şehri ama gitmek hiç kısmet olmamıştı. Eğitim geçtiğimiz salı günüydü ve iş yerinden görevlendirmeyle gittiğim, ekstra bir iznim de olmadığı için ancak pazartesi akşamı gidebildik Konya'ya. Şehirle ilgili ilk izlenimim ulaşımın ne kadar rahat olduğuydu! Çok güzel çalışan bir metroları var. Terminal'den otelimizin bulunduğu Selçuklu'ya kolayca ulaştık.

Bu arada biz Paşapark Selçuklu otelinde kaldık. Henüz iki ay önce açılan bir otelmiş. Ben oldukça beğendim. Yataklar çok rahat, otel de genel olarak gayet temizdi. Tek kullanımlık diş fırçası ve macunu paketini açtığımda içindekilerin kullanılmış olduğunu görmeseydim tam puan verebilirdim ama ordan bir puanlarını kırıyorum :)

Otel  odası

Otelden çıkmamız saat 19:30'u buldu. Yemeğimizi Meşhur Kebapçı Dedeler'de yemek istiyorduk fakat, kebapçının olduğu caddeye gidince, in cinin top oynadığını gördük! Konya'da hayat çok çabuk bitiyormuş. Saat 20:00 civarında neredeyse açık dükkan yoktu! Biraz da tedirgin olduk açıkçası, çünkü yollar çok ıssızdı.


Meşhur Mevlana Caddesinin arka sokakları. Kebapçı  bu sokaklardan birindeydi.


Neyse apar topar Mevlana caddesine geri çıktık vee adeta bir serap gibi açık olan Şifa Restaurant'ın ışıkları bize göz kırptı. Daha önce ismini hiç duymadığım bir restauranttı fakat o anda başka bir seçeneğimiz olmadığı için mecburen içeri girdik veee yemeklere tek kelimeyle B-A-Y-I-L-D-I-M!

Ben Konya'nın meşhur fırın kebabından, arkadaşım da etli ekmek sipariş ettik. Aranızda hala Konya'da fırın kebabı denemeyen varsa, mutlaka bir zaman yaratıp kendine bu iyiliği yapmalı! Harika bir tat çünkü!    


 
Solda Meşhur Fırın Kebabı, Sağda da bir o kadar meşhur Etli Ekmek :)


Aslında planımız yemekten sonra Mevlana Türbesini gezmekti çünkü internetten kontrol ettiğimizde açık olduğu saatler 00:00-16:30, 21:00-00:00 olarak görünüyordu. Fakat ne yazık ki bu bilgiler doğru değilmiş. Bizim gibi internete güvenip madur olmayın, türbe her gün saat 16:30 da kapanıyormuş.

Tek günlük Konya maceram da böylece sona erdi. Ertesi gün bütün gün eğitimde olmam ve akşam otobüsüyle Adana'ya dönmem gerektiği için ne yazık ki görmek istediğim hiç bir yeri göremedim. Ne diyelim, bir dahaki zamana!



Konya sokaklarında bir heykel

Özlemle...



Çok özlüyoruz...Hep özleyeceğiz.




Kafa Dağıtmaya Birebir En Güzel 5 Chick-Lit (Piliç Edebiyatı) Kitap

Chicklit, türkçeye piliç edebiyatı olarak çevrilmiş. Şöyle açıklayayım bu kitaplar genelde 30 yaşlarının başlarında, mutsuz, sıradan bir hayatları olan kadınların tam da en dibe vurmuşken -ki bu en dibe vurma hali büyük çoğunlukla sevgilisinin onu en yakın arkadaşıyla aldatması, işten kovulma gibi etkenlerle vuku bulmuştur- aşık olmalarını, ve tek tek hayatlarının iplerini tekrar ele alma süreçlerini ironik bir dille anlatır... Öyle ağdalı bir dili ya da size katabileceği edebi değerleri yoktur bu kitapların ama işte tam da bu yüzden berbat ve yoğun bir gün geçirmişken eve gelip biraz kafanızı dağıtmak istediğinizde okumak için birebirdir. Sizi yormaz aksine sinirlerinizi gevşetir, ferahtır, kasvetiyle içinizi sıkmaz. Aslında romantik komedi filmlere de benzer biraz.


Kısacası chicklit edebiyatı diğer arkadaşlarının yanında hep aşağılanır, yeterli bulunmaz, ama mutsuzluktan öldüğünüz bir gece yüzünüze bir gülücük kondurup en yakın arkadaşınız oluverir. Şimdi bu türün en sevdiğim örneklerine geçelim.

1. Keşke Beni Görebilsen - Cecelia Ahern

Cecelia Ahern'in kitaplarını genel olarak çok sevmekle beraber, aralarında Keşke Beni Görebilsen'in yeri benim için özeldir. Kitabı kısaca özetlemek gerekirse; Elizabeth, annesi tarafından küçük bir çocukken kız kardeşiyle birlikte terk edilmiş, yıllarca kız kardeşine annelik yapmış, yaşadıkları yüzünden katı,kontrolcü, keskin sınırları olan karakter. İşin kötüsü kız kardeşi gittikçe daha çok annesine benziyor ve bir oğlu (Luke) olduğunda da onu büyütmesi için Elizabeth'e bırakıp ortadan kayboluyor. İşte burada hikayeye Ivan giriyor. Luke'un hayali arkadaşı. Fakat o da ne? Bu hayali arkadaşı Elizabeth'de görmeye başlıyor ve işte aşk tam da burada bize göz kırpıyor!

Cecelia Ahern'in tarzını chick lit edebiyatının üzerine serpilmiş bir tutam sihir tozu diye tanımlayabiliriz.Yazar en çok 'Not. Seni Seviyorum' isimli kitabıyla tanınıyor ama bana sorarsanız kitapları arasında en sıradan olanı da o.

 2. Pasaklı Tanrıça - Sophie Kinsella

 İnanılmaz eğlenceli, dramı hiç olmayan bir kitap. Baş kahramanımız, Samantha, 20 li yaşlarının ortalarında işkolik bir avukatken işinde çok büyük ve geri dönülmez bir hata yapıyor. Samantha Londra'daki ofisinden dışarı çıkıp ilk bulduğu trene atlıyor, aklında sadece bulunduğu ortamdan, hayatından olabildiğince uzaklaşmak var. Sonuçta kendisini hiç bilmediği bir yerde buluyor ve yol sormak için kapısını çaldığı ilk evde onu iş görüşmesi için bekledikleri temizlikçi sanıyorlar! Samantha daha ne olup bittiğini anlayamadan o evin temizlikçisi oluveriyor. Üstelik ütü nasıl yapılır, yemek nasıl pişirilir? en ufak bir fikri yok!

 3. Karpuz - Marian Keyes

 Bu kitapta da esas kahramanımız Clair'i kocası bebeklerinin doğduğu gün başka birine aşık olduğunu söyleyerek terkediyor. Kitap Clair'in bebeğiyle ailesinin yanına İrlanda'ya dönmesiyle birlikte tekrar hayata tutunabilme çabasını ve 'Bir daha asla!' dediği halde yeni tanıştığı, çok çekici bir adama sırılsıklam aşık olmasını hiç yormayan, akıcı bir dille anlatıyor.

 4. Senden Başka yok - Marian Keyes

 Anna, geçirdiği bir kazadan sonra ailesinin Dublin'de ailesinin evinde çok berbat bir durumda. Aklında sadece New York'a geri dönmek ve çok sevdiği işine, arkadaşlarına ve en önemlisi de kocası Aidan'a kavuşmak var. Üstelik Aidan bir süredir esarengiz bir şekilde ortada yok. Öncelikle uyarayım genel chick-lit tarzının aksine bol bol ağlatan ama kurgusu, size hissettirdikleri ve düşündürdükleriyle mutlaka okumalısınız diyebileceğim bir kitap.

 5. Anna and the French Kiss - Stephanie Perkins

 Şimdi bizimkiler kitabı Paris'te Aşk diye çevirmişler ama Allahaşkına Anna ve Fransız Öpücüğü'nün yerine geçer mi :) Kitap lisenin son yılında ailesi tarafından zorla Paris'te bir okula gönderilen Anna'nın Paris'i keşfetmesini, okuldaki arkadaşlıklarını ve tabii ki sırılsıklam aşık olmasını anlatıyor. Dili oldukça sürükleyici ve eğlenceli. Kitapta Paris'in turistik yerlerinin anlatımını oldukça başarılı bulduğumu da söylemeliyim. Eğer Paris'i seviyorsanız ve çerez bir okumalık arıyorsanız kendinize, güzel bir seçim olabilir.

Toplumsal Cinnet Hali

Resmen toplumsal bir cinnet geçiriyoruz. Bir grup insan 'millet vatan sevgisi' adı altına sığınarak içlerindeki cani duyguları tatmin ediyor, yollar kesiyor, kimlik soruyor, doğum yeri altında ne yazdığına göre ya insanları salıveriyor ya öldüresiye dövüyor, araçlarını gaspediyor, doğudan, güneydoğudan gelen otobüsler taşlanıyor, ekmek parası peşinde koşan mevsimlik işçiler sırf kürt oldukları için linç ediliyor...Sanal alemde ise ayrı bir filmdir gidiyor... Okumuş, kültürlü, kimilerini bugüne kadar 'duyarlı' olarak nitelendirdiğim insanlar iletileriyle ana-avrat küfrediyor, "Yakın oraları da kurtulalım" diyor, düşünme yetilerini kaybetmiş gibi kana kan isteyen, vahşet dolu yazılar yazıyor, bir grup faşistin yol kesip kürt avına çıktığı vidyoları paylaşıyor ve sanıyorum sadece ilkel benlikleri ile konuşuyorlar... Öte yandan yine listemdeki kürt kökenli arkadaşlarımdan bazıları bu sefer dövülen işçilerin, sokağa çıkma yasağı yüzünden ölü bedeni evinde çürümesin diye buzlukta saklanan küçük kızın fotograflarını paylaşıp bunları ödeyeceksiniz, evlerinizi ateşler bassın, acılar içinde can verin, bin katını siz yaşayın yazıyorlar. Herkes birbirine düşman olmuş durumda.... Bir de trajikomik bir şekilde sosyal medya hesaplarından insanlar ünlü avına çıkmış, profil fotoğrafını karartmayan, "Şehitler ölmez vatan bölünmez" yazmayan yazarlara, oyunculara, şarkıcılara ana avrat düz gidiyor, "S.ktir git bu ülkeden bi daha seni okumicam, izlemicem, defoll yaaaa" yok eğer bu ünlü kişimiz sadece ekranını kararttıysa "Neden türk bayrağı koymadın, neden ne mutlu türküm diyene yazmadın, sen hdp ye mi oy verdin. Defol pislik, arkadaşlar bir daha bunun oynadığı dizileri izlemeyelim, gebersin pislik." yazıyorlar..... En komiği de tüm bunlar olup biterken, ülke böylesine çıldırmış bir haldeyken ve kan gövdeyi götürmüşken bir grup insan da facebook listesinin derdine düşmüş durumda: "AKP ye , HDP ye oy verenlerr beni silsinn!" falan diyorlar. Kötü bir şaka, unutulmayacak bir kabus gibi...

Kakao ve Mocha'nın Hikayesi

Sanırım artık sizlere Kakao ve Mocha'dan bahsetmem gerek.

Bundan yıllar önce bizim eski evin bahçesine ürkek mi ürkek bir köpek geldi. Minyatür bir alman çoban köpeğini andırıyordu. Ürkek ürkek bahçede ordan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemeden sığınacak bir yer arıyordu. Tabii ki kıyamadım ve bu çok korkmuş cana biraz yemek ve su verdim. O gün ve o günden sonraki her gün. Adını da Kakao koydum.

Kakao ile yüzme günlerimizin birinden bir kare

Geldiği günden bir hafta kadar sonraydı sanırım, bir sabah  bir de ne görelim: bahçede kendisine bir çukur açmış ve bir sürü yavru getirmişti dünyaya...O kadar zayıf bir köpekti ki biz hamile olduğunu bile anlayamamıştık...
O yavrularını dünyaya getirmek için bizim evimizi seçmişti. Eh bu durumda bize de yavrular sütten kesilecek çağa gelinceye kadar ilgilenmek ve sonrasında onları iyi birer aileye sahiplendirmek düşüyordu. Bu arada Kakao'nun damızlık olarak kullanıldığından şüphe ettik. Çünkü kendisi saf kan bir alman çoban köpeği değildi ama yavruların biri dışında hepsi biraz büyüdüklerinde birer alman çoban köpeği gibi görünüyorlardı.
Bizim için cinslerinin hiç bir önemi olmasa da insanlarda ne yazıkki bir cins köpek merakıdır gidiyor. Doğal olarak köpeciklerin de taliplisi çok oldu. O en küçük ve diğerlerinin aksine kırma gibi görünen yavru dışında hepsini güzel ailelere sahiplendirdik. Son miniği de isteyenler oldu ama bebekliğinden beri durmadan hastalandığından ve tüm yavruların içinde en zayıfları olduğundan kimseye vermeye kıyamadım ve annesiyle beraber onu da evlat edindim, adını da Mocha koydum.

Sağda, siyah ve küçücük bebek Mocha.

İşte o gün bugündür bu iki kız bizim ailenin birer parçası. O zamanki evimizden taşındık ve bu iki kafadar yeni evimize tabii ki bizimle geldiler. Ben ve Yener yurtdışındayken de annemlerle yaşamaya ve bitirim ikili olarak türlü yaramazlıklarına devam ettiler. Şimdi Mocha'nın en büyük zevki yeni evin balkonundan manzara izlemek. Nasıl mı?


İşte tam da böyle :)